Türkiye'nin güçlü konumu
Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu'da derinleşen güvenlik krizleri, ABD ile Çin arasında giderek sertleşen stratejik rekabet ve küresel ölçekte hız kazanan silahlanma yarışı, küresel sistemin ciddi bir kırılma yaşadığını göstermektedir.
Nitekim Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan tek kutuplu sistem uzun yıllar boyunca ABD liderliğinde şekillenmiş, ekonomik karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin büyük güçler arasındaki çatışma ihtimalini azaltacağı düşünülmüştür. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, tek kutuplu dünya düzeninin fiili olarak reddedildiğini, devletlerin yeniden sert güç unsurlarına yöneldiğini ve uluslararası sistemin daha rekabetçi bir güvenlik ortamına doğru evrildiğini ortaya koymaktadır.
Bugün Avrupa güvenlik mimarisi yeniden tartışılmaktadır. NATO, Soğuk Savaş sonrasındaki en kapsamlı dönüşüm süreçlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa ülkeleri savunma harcamalarını artırmakta, enerji güvenliği ile ulusal güvenlik arasındaki bağ daha görünür hale gelmekte ve ittifaklar yeni tehdit algılamaları üzerinden tekrar tanımlanmaktadır. Benzer şekilde Orta Doğu'da yaşanan gelişmeler, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı çevresindeki riskler, Hint-Pasifik bölgesinde artan askeri hareketlilik ve Rusya-NATO hattında sertleşen söylemler, uluslararası sistemin uzun yıllardır görülmeyen ölçüde kırılgan bir güvenlik dönemine girdiğini göstermektedir.
Böylesi bir atmosferde Türkiye'nin uluslararası sistem içerisindeki konumu daha görünür hale gelmektedir. Çünkü Türkiye’nin sahip olduğu stratejik konumu ile beraber değişen küresel dengeleri okuyabilen, jeopolitik avantajlarını stratejik kapasiteye dönüştürebilen ve tüm taraflarla aynı anda ilişki kurabilen bir devlet olduğu gerçeği açıkça görülmektedir.
Bir tarafta NATO üyeliğiyle Batı güvenlik sisteminin önemli bir parçası olan Türkiye, diğer taraftan Türk dünyası, Orta Doğu, Afrika ve Asya ile geliştirdiği ilişkiler sayesinde çok boyutlu bir diplomasi yürütmektedir. Başka bir ifadeyle Türkiye, belirli bir eksene sıkışan değil, farklı jeopolitik havzalar arasında denge kurabilen ve kendi stratejik önceliklerini merkeze alan bir politika takip etmektedir.
Nitekim gelecek NATO Zirvesi'nin Türkiye'de gerçekleştirilecek olması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Söz konusu zirve yalnızca diplomatik bir organizasyon değildir. Aynı zamanda Türkiye'nin Avrupa güvenliği, Karadeniz'in istikrarı, enerji güvenliği ve NATO'nun gelecekteki stratejik yönelimi açısından sahip olduğu ağırlığın açık bir göstergesidir. Türkiye, Karadeniz'den Akdeniz'e, Kafkasya'dan Orta Doğu'ya, Afrika’dan Balkanlar’a oradan da Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyanın merkezinde yer almakta, enerji ve ticaret koridorlarının kesişim noktasını oluşturmaktadır. Küresel sistemde yaşanan her kriz, Türkiye'nin jeopolitik önemini daha görünür hale getirmektedir.
Diğer taraftan son yıllarda savunma sanayiinde elde edilen gelişmeler de Türkiye'nin uluslararası sistem içerisindeki hareket alanını genişletmiştir. İnsansız hava araçlarından milli hava ve deniz platformlarına kadar birçok alanda elde edilen kabiliyetler yalnızca askeri kapasiteyi artırmamış, aynı zamanda Türkiye'nin stratejik özerkliğini de güçlendirmiştir. Çünkü uluslararası sistemin giderek sertleştiği bir dönemde bağımsız dış politika izleyebilmenin temel şartlarından biri, güçlü bir savunma altyapısına sahip olmaktır.
Bu çerçevede bakıldığında Türkiye'nin son yıllarda izlediği dış politika anlayışının ne yalnızca Batı'ya yönelmek ne de yalnızca Doğu'ya açılmak olduğu söylenebilir. Türkiye'nin temel yaklaşımı, değişen uluslararası sistem içerisinde her iki eksenle de ilişkilerini sürdürebilen, krizler karşısında diplomatik esneklik sağlayabilen ve kendi stratejik özerkliğini güçlendirebilen bir dış politika inşa etmektir.